I cant change what happened

Tuesday, April 28, 2009

Zaman geçtikçe manasızlaştı manam.
ve kanlar aktı kollarımdan.
canım yanmasada eskisi kadar.
yalnızdım ve bana aitti tek beden.

bırak yıldızları bu sefer
bırak tutma bu kadar sıkı bedenimi
sensizde varlığıma anlam katmaya çalışıyorum sadece
kaçmıyorum ama korkuyorum yaşamaktan
ve canım yanmaya başlıyor
her bir şarkı seni bana getirirken
ben senden olabildiğince kaçmak istiyorum
bilmiyorum nedir neden.
istesemde bırakamıyorum alkolü sigarayı.
içime çektiğim türlü ve zehirli dumanları
cigarayı.
birşey varsa bana unutturan herşeyi.
ve varsa beynimdekileri yalancıktan da olsa yok eden şeyler.
neye değerse değsin
unutmak için, öldürmemek için kendimi
deniyorum tüm kafa yapıcıları.
fonda çalan şarkı
ve her gün uyuduğum yatak.
hepsinde var olan bir sen.
ve bu kadar senlik içerisinde kaçamıyorum.
kurtulamıyorum bir türlü.
başladığım ne varsa yarım kalıyor
ve hiç bir güç kaldıramıyor beni yerimden.
yıllanmış şaraplara anlatıyorum kendimi.
ve sokak köpeklerine
bir sen anlamıyorsun beni diye geçiriyorum içimden
köpekler bana usulca baş sallarken.
beni anlıyormuşçasına paçama yapışırken
suratımı yalamaya çalışırken.
bir sen anlamıyorsun beni.
No matter what i say
No matter what i do
I cant change what happened

ölümler üzerine yazılmış onca şey varken
değermi bunca anlamsızlık arasında çabalamaya

bütün geceleri düşünürek geçirmek.
yatağa yattığımda bir kere olsun sızmadan uyuyabilmek..
bir kere olsun geceleri gülebilmek.
hepsine bu kadar uzak kalan bir ben
ve düşündükçe daha çok batan bir beden.
bileklerdeki kesiklerin hızla artan sayısı.
ve kana susamışlık.
bilmemek bilememek amansız sonu
ve öylece yaşamak
sabahları geç uyanmak ve geceleri daha uzun tutmak
insan kendi kendine acıyor zamanla
ve dedim ya
olmuyor
kaçmak seni bana yaklaşytırıyor
hep istediğim yönün tersine koşuyorum
ve içimdeki yara her geçen gün bütün doktorları korkutuyor.
dinleyemediğim ama içinde sen olan bütün şarkıları ikimiz için seçtim bu gece.
ve hepsinde biraz daha biraz daha....
ve daha fazla büyüyor beynimdeki soruların sayısı.
unutmak kolay olsaydı
yazmazdı Duncan angelicayı.

see you love.
see you soon.

Buğulu camın ardındaki...

saat:05:57

hayatım boyunca buğulu bir camın ardındaydı hayat benim için
aradabir kirlendğinde pamuk t-shirtlerimle temizlerdim.
kirler, buğular, parmak izleri
hiçbir zaman net değildi herşey.
sürekli bir şeyler vardı gözlerimin önünde
çocukken çok kızardım tanrıya.
o zamanlar sadece sorardım neden kimse değilde bendim dünyayı net göremeyen
seçilmiş çocuk ben olmak zorundamıydım.
ilk okul masumdu.
kimse anlamasada ben anlıyordum birşeylerin değiştiğini.
bedenimde büyüyen organlar belirmeye başladı
boyum hep kısaydı oysaki.
o buğulu camları birileri gözlerime yapıştırmışdı adeta
çıkartıp atamıyordum
çünkü çıkarınca dünya daha karmaşıklaşıyor
buğulu camların ardındakinden daha anlamsız olmaya başlıyordu.
tüm vucudunuz bi yana.
benim vucudumun bir barçasıda o camlardı.
bana doğuştan eksik verilmiş görme yetneeğini.
2 parça camla tamamlıyordum o zamanlar.
büyümeye ve arkadaşlarım benimle dalga geçmeye başladıkları zaman artık iyiden iyie nefret etmeye başlamıştım bu durumda.
aklımdaki tek soru neden di.
doktorlar bir daha normal görme yeteneğime sahip olamaycağımı söyleyip durdular hep
her doktor bana başka çerçeveli başka kalınlıklarda gözlükler verdi.
hepsini kırdım.
babam da hep yenilerini aldı.
bir keresinde 3 gün aramıştık doğru camları.
3. günün sonuda bulduğumuz gün arkadaşlarım benle dalga geçmesin diye t-shörtümün içine koyup öyle çıkmıştım sokağa.
sonra beraber gittiğimiz marangozdan işlevsel suntaları toplarken kaybettim.
babam kızdı
aslında hiç kızmadı babam bana.
zaman geçti ve hala o buğulu camları bir parçam olarak kullanmaya devam ettim.
lise yılları acımasızdı ilk başta.
istemeye istemeye ön sıralarda bulurdum kendimi.
öğretmenlerin bir kıyağı olurdu her zaman
cam takanları öne alırlardı o zamanlarda.
istiraz hakkın elinden alınmış.
gözlerin gibi.
zamanla kavradım
tanrının benim dünyayı böyle görmem gerektiğini neden istediğini.
hiç kimsede hiç birşey tam değildi.
bazen o camlar bile yetmezdi normal insanların gördüklerinii görmem için
ve yine bazen kimse göremezdi benim gördüklerimi.
bi anlam katmaya başladı zamanla.
otobüste buğulansalarda.
üzerleri çizik dolu olsada.
herkezin göremediklerini göremeyecek olsamda.
başka şeyler vardı görebileceğim ve kimsenin göremeyeceği.
ve zamanla o camlara ihtiyacım kalmamaya başladı.
görüşümün düzelmesinden ziyade artık onlarsızda seçebiliyordum ayrıntıları.
uzağı göremesemde yanımdaki yetiyordu bazen.
sonra zamanla gözlerime anlam yüklemeye başladım.
3 yaşından beri taktığım büyük mercek, gözlerimi normalden daha fazla büyütmüştü
ve daha derindi bakışlarım
küçükken bizim evin inaşaatı sırasında baca deliğinden düşüp kaymasına sebep olduğum sol gözüm hariç.
ama vardı birşeyler değişen.
utanmayla başlayan
ama tanrıyı bulmakla biten birşey.
yıllarca beynimi kemirdiğim
neden sorusuna bir cevap.
şimdi nadiren bakıyorum o camların ardından
2yıldır da kırmadım çerçeveleri.
bir sürü çizik de olsa gözlerimde
bir sürü parmak izide.
bir şey var biliyorum
görebildiğim ve kimsenin göremediği.

Conceiving You

Friday, April 24, 2009

saat=22:30

yaş kemale erirken
bedenimde yavaş yavaş erimeye başladı seninle.
gittin yine.
bu sefer ilk bahardı.
ve havalar her zamankinden daha sıcaktı
ter içinde bıraktın beni.
sensizlik terletip daha fazla zayıflamama neden oldu
geceleri birlikte uyuduğumuz yorgan ağır gelmeye başladı
tek başına altından kalkamıyordum çünkü.
zordu benim için
en zoru buydu.
daha önce de gitmiştin
ama en zoru buydu.

tanrı vardı bir zamanlar.
ve ben daha küçük işlenmemiş bir adamken
seni verdi bana
beni büyütüp besle diye
adam et diye.
aşk denilen şeyin anlamını daha iyi anlıyayım diye.
seni verdi bana
sonbahardı ve üşüyordum
ısttın tüm ruhumu.
üşümedim.
izin vermedin üşümeme çünkü.
ulus parkında şarap içerken
yağmuru verdi tanrı
sonra ilk öpüşmemizi.
dudaklarına ilk doknuşumu.
seni verdi tanrı.
elini elime verdi. yüzünü yüzüme.

şaraplar daha tatlı sigaralar daha ciğerden gelmeye başladı.
gülümsedim yıllar sonra
sakallarımın ardından ilk defa gülümsedim
ilk defa sıkı sıkı tutundum yanında hayata.
ilk defa varım lan dedim
varım ve beni deli gibi köpek gibi seven,
beni ben yapan, adam eden varlığıma anlam katan birşeye sahibim
varım ulan
içtiğim sigaraları, şarapları adıyacağım biri var.
yokluğunda ağlıyacağım biri var.

varlığın o kadar büyük geldiki.
kaldıramadım
daha öncekileri kaldıramadığım gibi.
aşık oldum küçükken
ama böyle değildi o zamanlarda.
daha farklı daha şey gibi.
sıfatsız işte şey gibiydi.

geleceği düşündüm sonra
senli, bizli geleceği.
mor duvarları olan küçük evi.
camından deniz görünen evi.
salondaki tek kanepeyi.
üzerinde defalarca sevişmemizi düşündüm.
o kadar çok düşündümki
senin varlığını unuttum bir süre sonra.
hayellar o kadar yer ettiki beynimde
gerçekleştirmeliyim diye seni unuttum bir köşede.
farkında bile olmadan
ikimizi için birşeyler düşünürken senin yanımda olduğunu unuttum
kızdım, bağardım, yanlız bırak beni dedim
yanlız bırak, ikimizi için bir gelecek kurmaya çalışıyorum dedim.
seni ittim
tek başıma yapabilecekmişim gibi.
hırslıydım çünkü, gözüm kararmıştı
mutlu olmalıydın sen.
o boktan duvarları dökülen evde yaşamak değildi senin hayatın
beraber boyadığımız denizi göre evdi senin hakettiğin.

hiç anlatmadım, hiç anlamadın
kestim aramızdaki bağları.
kafamda kendi içimde çatıştım uzunca bir süre sonra.
sonra birden farkettirmeden gittin.
başka birisine sarıldığını gördüm
başkalarıyla şarap içtiğini.
başkalarına sarıldığını gördüm
yazdı ve içimdeki acı tarifsizdi.
öyle düşünüyordum o zamanlar
tarifsiz.
dayanamadım
zor geldi. seninle bir gelecek düşünürken bir anda gitmen zor geldi
kaldıramadım
daha önceki aşklar gibi değildi.
intihara teşebüs'le sonuçlandı bana verdiğin ilk sensizlik.
17 tane farklı marka farklı sebepler için üretilmiş ilaç içtim
zaman geçti. ve içimde bir sıcaklık belirdi.
gözlerim buğulaştı.
ve korktum ölmekten.
inan çok korktum.
o yüzden ilk seni aradım
o yüzden söyledim beni kurtarmanı.
belki sabredebilseydim
belki dayanıp sıcak yatağımda uyuyabilseydim
şu an bunlarıda yaşıyor olmayacaktım
ama korktum sensizlikten işte.

sonra yine başladı birşeyler.
herkesten utansamda sana yeniden sahip olmak yetiyordu nedense.
utanılacak birşeydi çünkü yaptığım.
utansamda belli etmedim
sadece sana sarılmak unutturuyordu birşeyleri çünkü.

sonra yine gittin.
sonbahardı
geldiğin gibi yine gittin.
sürekli şekil değiştirerek.
tanrı bana verdiği zamanda geri almayıda bildi seni
haketmediğimi düşündüm.
haketmediğim için seni geri aldığını düşündüm.
zaman aktı,
havalar serinleşmeye başlarken bir gün telefon çaldı
ve elimde ne varsa bırakıp yanına koştum
hastane kapısında sana sımsıkı sarılırken dudaklarından düşen kelimeler yeniden birşeyleri alevlendirdi.
"benimle evlenmeyi hala istiyormusun?"
köpek gibi.
kapının önündeki köpek gibiydim.
var olan köpeğinden daha değersiz.

hakettiğin şeyleri vermek için kendimi sattım.
geride insanların beni iyi hatırladığı bir dönemi silip attım.
seninle yaşamak seninle yaşlanmak uğruna.
bilmiyorum ama tek eşliliğide sen öğrettin sanırım bana.
oysa senden önce neydi yaşadıklarım?

bir gün yine ansızın telefon çaldı ve o günden sonra aynı yatakta uyumaya başladık.
aynı yerde uyanıp beraber kahvaltı yapmaya.
annem ve babamdan ayrı aynı evde kendimize bir dünya kurmuştuk
ama kimse kaldıramadı.
kafam o kadar karışıtıki düşünmedim hiçbirşeyi
senin duygularını senin yarlarını, senin üzüntülerini.
sadece kendim ve seninle olan bir gelecekti tek düşündüğüm
bir ev tuttum ikimiz için
tuttuk beraber yaptığımız tek şeydi belki
sahip olduğumuz tek yerdi.
aç kalkmak hiç bu kadar iyi gelmemişti.
sigaranın olmayışı.
kötü ve yağmurlu havalarda evimize dolan suyu temizlemek.
elektriklerin sürekli kesilmesi
karanlıkta mumlarla aydınlanmak
aynı mumun eşiğinde götümüz dona dona sevişmek.
hiç bir şey bu kadar iyi gelmemişti.
o zaman anladım
bizi ayrıran başkalarının oluşuydu.
hayatımızdaki başka insanların varlığıydı birbirimizi üzmemizin sebebi.
seni alıp götürmek istedim
kimseyi tanımadığımız kimselerin olmadığı bir yerlere.
ama olmadı işte
gücümüz yoktu
aç bile kalırdık belki
ama güvenemedik bir türlü birbirimize.

zaman geçti ve elimizdekiler bir bir tükendi.
yine aynı yere aynı odaya
annem ve babamın yaşadığı yere geri döndük
dönmemiz gerekti.
yapılacak hiçbirşey yoktu çünkü.

beynim artık bazı şeyleri almamaya başladı zamanla
o kadar çok düşündümki
düşlerimde kayboldum
seni yine unuttum
yanımda olduğunu ve bir gün gideceğini unuttum.
düşünmedim çünkü.
bunca yaşanmışlıktan sonra beni bırakabileceğini düşünmedim
her zamankinden fazla kırdım belki seni ama saece bir hayattı uğruna çabalıdığım
rahat ve huzurlu olabileceğimiz
bize ait yeni bir yerin olduğu
kimseleri ilgilendirmeyen, kimselerin birşeyimize karışmasına izin vermdiğimiz bir hayattı işte düşlediğim.

tanrı kafamı karıştırdı
yapamassın dedi.
olmuyordu çünkü.
beraber ne yaparsak yapalım bir kazık daha yiyorduk.
o yüzden kimse olmamalıydı.
belki biraz ayrı olmak bir şeyleri kolaylaştıracaktı
götün sıkışmasıydı belki gerekli olan birşeyler yapmak için.
o yüzden istedim gitmeni.
pişmanlıklarımın ardında.
dememeliydim
hiç bir zaman seni yanımdan ayırmamalıydım
ama tahmin etmedim
dedim ya bir daha beni bırakacağını hiç düşünmedim

ve sen yine yaptın yapacağını
ayaklarının yere bastığını hissettiğin ilk anda gittin yine
ilk bahardı
ve dışarısı aşk doluydu
evden çıkmadım
çıkmak istemedim, görmek istemedim hiç birşeyi.
sensiz yürümek istemedim
yanımdayken elini bile tutmazken
sarılmazken, öpmezken.

haklıydın gitmekte ve bu sefer gerçekten bir son olduğuna inandırmalıydım kendimi
tanrıda biliyordu değişmeyeceğini bir şeylerin.
onu bile inandırmıştım belki.
ama tüm inançları boşa çıkarmakta üzerime yoktu.
bunlarıda boşa çıkarmak için çabaladım her gün.
inan her gün çabalaım, her gün sen olmadığın halde seninle yaşayacağımız bir yer için çabaladım.
5 kuruş param yoktu ve hala babamdan aldığım 30 lira haftalıkla geçinmeye çalışıyordum
iş aradım günlerce. çalışmam gerekiyordu
bir erkeğin kadınını geçindirebilmesi gerekiyordu
kitapta bu yazıyordu
ama hiçbirşeyi başaramadım bir türlü.
bir anda tükendim
inan neden bu hale geldim bilmiyorum ama tükendim işte.
belki en çok ihtiyacım olan bir vakitte gittin.
belki sende benim göt korkusunu hissetmemi istedin.

zaman geçti.
hızlı değil çok yavaş geçti.
geceleri uzun tuttum
kendime acı çektirmem ve birşeylerin farkına varmam gerekiyordu.
acı çektim
senden kat be kat daha fazla acı çektim
hani denemessin ama hiç bu kadar yakın olmamaışsındır intihara 2.kez.
düşündüm ve her düşündüğümde kendi kendimi yumruklarken buldum.
kaybolmak değildi bana göre olan
benim doğrularımı yansıtan şey.

yazdım sadece.
sayfalarca yazdım .
kurşun kalemler bitti yenilerini alıp onlarla yazdım.
ve inan hiç bu kadar çok saçmalamamıştım.
zonra zaman birşeyleri öğretti bana.
bir şeyleri farketmemi sağladı.
ve uğruna koşacak yeni bir hayat belirledim kendime.
içinde kimse olmayan.
bilmiyorum ama içimden bir ses eğer birşeyleri başarırsam tanrının seni bana geri vereceğini söyledi.
ama seni kazanmak için değildi uğraşım.
inan sadece kendim için çabaladım bu sefer.

en son 2 hafta önce dokundum sana.
ilk zamanlarımızdaki gibi sımsıkı sarıldım.
bırakmak istemedim
alıp, tutup kolundan o üzerindeki ayıcıkları olan yeşil pijamalarınla geri getirmek istedim seni.
şu yanımda duran döner eski sandayeye oturtmak ve kimseyi aramızda almamak istedim.
beraber daha güçlü olalım istedim.
yanmış ve dökülen bir yerden bizi kimsenin rahatsız edemeyeceği bir ev inşa edelim istedim.
ve tanrı dediki.
bu sefer buna hakkın yok.
yoktu.
elimde hiçbirşey yoktu.
hiçbirşey kalmamıştı.

şimdi herşey yüzüstü ve yüzelsel sadece.

yeniden gel desem gelirmi diye soruyorum kendime her gün.
yeniden aynı şeyleri yaşamak düşüncesini bile benimsesemde.
geçmişimizi silmeden birşeylerin mümkün olduğunu düşünmüyorum artık.
sürekli birbirimizi kıracağımız bir geçmiş olduğu için.
yok etmeliydik.
edemedik.
istesek yaparmıydık bilmiyorum ama.
bilmiyorum işte.

hiçbirşeye hakkım yok
tek bildiğim buydu bunca zamandan sonra
çabalamam gerektiği.
birşeyler,
elle tutulur birşeyler yaratmam gerektiğiydi
sana dön diyebilecek bir şeyler yaratmak.

ama inan şu odadan bile çıkasım gelmiyor artık.
değil birşeyler yaratmak
yaşamak bile zamanı tüketmek bile anlamsız geliyor.
herkes birşeyler söylüyor.
"zamanla unutursun, alışırsın"
biliyorsun zamanın hiç bir boka yaramdığını
onlarda biliyor
ama işte birşeyleri duymak bazen iyi geliyor.

zaman geçiyor ve alışmıyorum hiçbirşeye.
unutmak bana göre değil gibi geliyor.
unutmak istemiyorum sanırım.

geriye kalan tek birşeydi bırakmak istediğim
ama en iyi yaptığımı düşündüğüm şeyi yaptım.
yazdım işte sadece.
şu an bunu bile yapıyor olabilmek yetti benim için.
sadece kelimeleri dizdim arka arkaya.
anlatmak istedim.
tanrı anlasın istedim içimdekileri.
sen anla istedim.
gitmiş olsan bile beni kötü hatırlama istedim

biliyorum.
belki zaman gerek geri dönebilmeni sağlayabilmek için.
ama o zamanı nasıl geçireceğimi bilmiyorum hala.

çıkıp şu kapıdan yürümek istiyorum sadece.
kimsenin gitmediği yerlere gitmek.
karanlıkta dolaşmak .
üzerimde ne varsa yanıma hiçbirşey almadan
sadece yaşayanların bildiği kasabalara gitmek ve seni anlatmak istiyorum herkese.
sadece oradan geçmek zorunda olanların bildiği lokantalarda masanın üzerine kırık kalpler çizip
içinden oklar geçirip baş harflerimizi kazımak istiyorum.
istesemde dönemeyecek kadar uzaklara gitmek istiyorum.

ilk baharda gittin bu sefer.
her mevsimin tadını yaşatarak gittin.
ve şimdi havalar yavaş yavaş ısınırken.
şu koca yatakta uyuyamamak.
yada sensiz uyumaya çalışmak
çok zor be gülüm.

Time is over

Wednesday, April 22, 2009

22 Nisan 2009 / saat=01:11

etrafıma bakıyorumda;
herkes mutlu gibi görünüyor,
yapılacak bir sürü işleri varmış gibi
hiç biri mutlu olmasada yaptıklarından
yada memnun
en azından yapılacak birşeyleri varmış gibi.

günler sonra ilk defa sokağa çıktım bu gün
daha öncede çıktım
sigara almaya, gazete almaya,
esrar almaya, şarap almaya.
ama günler sonra ilk defa bu gün hiç bir amacım olmadan çıktım sokağa
18'imde İstanbulu tanımak için yaptığım yolculuklar gibi.
Balat'a ilk gidişim gibi.
farklı olan,
bu sefer gittiğim yerlere daha önce defalarca kez gitmiş olmam
ve her gittiğim yerde geçmişten birşeyle karşılaşmam dı.

yakınlarda eskiden yeşil bir arazi olan
ama bir kaç sene öncesine kadar yeniden düzenlenip
belediyeninde el atamsıyla parka dönüştürlen
yaşlı amca ve teyzelerimiz için spor aletleriyle döşenen
uzun kaldırımları olan bir parka gittim.
dedim ya daha öncede defalarca gitmeme rağmen
bu gün belkide ilk kez amaçsızca gittim oraya
sadece izlemek için hayatı.

hiç bir acelem yoktu belki
ama yıllardır alıştığım hızlı yürüme durumundan, insanları ite ite hayata geç kalmamak için yürüme huyumdan vazgeçemediğim için
hızlı hızlı yürüdüm parka gidene kadar.
ve parkın içerisinde de kimseye bakmadan hızlı hızlı yürüdüm.
sonra belime gelmeyen demir parmaklıkların ardından durup baktım
önümden geçen otoyolda ilerleyen arabalara,
küçük çocuklara,
sevgililere, el ele tutuşan öpüşen sevgililere,
nefret ettim hepsinden ama baktım işte,
bir yanda belediyenin koyduğu spor aletleriyle yıllardır içlerinde biriktirdiklerini atan amcalara teyzelere,
yılların suratlarında yarattığı kesiklere, çizgilere,
ve yanlarında aynı aletlerle oynayan küçük çocuklara,
hayattan bir haber ve hiç bir gelecek kaygısı olmayan,
anne ve babalarının ellerini henüz bırakabilecek yaşa gelmemiş çocuklara,
önlerinden geçen varoş mahalle delikanlılarına,
salladıkları tespihlere baktım,

o kadar uzun süre durdumki o parmaklıkların önünde,
küçükken düz bir çayır olan bu alana ilk gelişim geldi aklıma,
plastik toplarla oynadığımız futbol maçları,
çobanların keçilerini kovaladığımız zamanlar,
sonra aşık olduğum kadınla ilk gelişimizi gördüm,
o zamanlarda böyleydi burası o yüzden pek fazla durmadım burada,
onunla geldiğimiz zamanı pek fazla düşünmek istemdim
ama onunla birlikte yürüdüm.
her zamankinden yavaş, her zamankinden daha tenha bir şekilde,
yavaş yavaş geçtim insanların yanından.
hepsine baka baka, izleye izleye.
bir sigara yaktım
bütün oksijeni kirletmeye yetecek kadar duman bıraktım çevreye,
parklarda da sigara içmek yasaklanana kadar rahattım ve bunun keyfini sürdüm.

ağaçları izleyerek yürüdüm tüm parkı baştan sona,
flashback'ler ard arda patlarken
canımı yakmamak için çok uğraştım
istesemde yapamayacağımı anladım zamanla.
en dipteydim çünkü
istesemde olmuyordu birşeyler eskisi gibi.

küçüklüğümden beri önünden yürürdüğüm ve belkide hayatımı en çok geçirmek istediğim sokaktan yine yavaş adımlarla geçtim.
ömrüm boyunca içinde yaşama hayalini kurduğum bahçeli 2 katlı vilların içlerine baktım,
içlerinde yaşayan insanları izledim.
köpekler saldırana kadar izledim her bir evin açık penceresinden içeriyi,
kimse beni görmesede ben küçük bir hayalde içeride yaşadım bir müddet.

havanın güzelliğini düşündüm,
çevrede çiçek açmış ağaçları izledim,
temiz havayı çekebileceğim kadar içime çektim.
ve yavaş yavaş geri dönmeye başladım bu sefer.
amaçsızca ve bomboş.

hiçbirşeyin eskisi gibi olamyacağını gördüm bu gün.
her gittiğimde kendisine bir şey katan somut şeyleri görünce
kendi kendime sordum
hala aynı yerde aynı şeyleri yapmayı nasıl başarıyorum diye.
koskocaman bir başarısızlık olmayı,
hiç bir boka yaramamayı,
hiç bir işi bitirememeyi nasıl barabiliyordum

eskiden,
ben daha çok da küçük değilken
dedim ya 18 ken falan
her ne olursa olsun
içimde yeni bir dünya yaratabilecek bir ben daha olduğuna inanırken
bu kadar kısa zaman sonra
bir seçim aralığı kadar zaman sonra
nasılda içimdeki herşeyin tükendiğini anlayamıyordum bir türlü.

eve geldiğimde çok eskileri bir bir aramaya başladım bilgisayarımın ücra köşelerinde,
hiç birşeyi silmeye kıyamayan bir adam olarak
aslında geçmişten kendi isteğimle kurtulmak istemediğimi anladım.
tüm resimleri, tüm yazıları, bana yollananları okudum bir bir,
ilk sevdiğim kadınla olan konuşmalarımızı,
2. ve 3. yü
benim için yazdıklarını
bana zamanında verdikleri değerleri.
üniversite yıllarımdaki ilk sevgilimi.
çok kısa bir zaman olsada ona yaptığım haksızlığın ne kadar büyük olduğunu anladım.
ona ulaşmak ve özür dilemek için tüm konuşmaların arasında bir telefon nuamrası aradım
ama ulaştığım şeyin sonunda bir operatörden başkası yoktu
"aradığınız numara kullanılmamaktadır"
sinirlendim
çok öfkenlendim
neden kimse benim gibi 10 yıl önce aldığı nuamrayı kullanmıyor diye sordum
kimse yoktu ama sordum işte
ortalığa öylece sordum

zamanında hayatımdaki en değerli arkadaşlarımdan birisiyle olan konuşmaları okudum daha sonra.
hiç bir neden yokken öylece kopan bağları sorguladım kendi kendime.
aramak ve yeniden eskisi gibi olmak istedim
beni gerçekten anlayabilecek birisinin olmasını istedim hayatımda sadece.
ama ilk aramanın ardından zaten yok olan cesaretimide toptan yitirdim.

çok acı çektim
son bir kaç ayda gerçekten çok acı çektim
çok kolay yazılıyor böyle diyince.
böyle anlatınca çok kolay geliyor insanlara.
ama öyle süslü cümleleri kuramıyorum artık.
o yüzden sadece acı çektim demek yeterli oluyor.

önüme bir kağat parçası alıp
şu ana kadar kendime söz verip yapmadığım ne varsa yazdım bir bir
hepsinin üzerine saatlerce düşündüm
çıkar yollar aradım ciddi ciddi,
ilk defa kurtulmak için bu şeyden bir yol aradım
sonra yırtıp attım
yoktu çünkü.
geçmiştekilerden bana hiçbir hayır yoktu.

daha sonra bana son dönemde kendimi iyi hissetiren tek şeyden bir kaç bölüm izledim
ve ne olursa olsun insanların acı çekip bu hale düşebildiklerini gördüm.
ders çıkarmak amaçlı değildi hiç bir yaptığım
ama günün sonunda olaylara birde iyi yönünden bakmayı denedim.

berbatım,
hayatım boyunca hiç olmadığım kadar yanlız hissediyorum kendimi,
ve kimseninde benim yanıma gelmesini istemiyorum açıkçası
en iyi arkadaşlarımın bile telefonlarını açmak istemiyorum,
kendimi hiç hissetmediğim kadar boş hissediyorum,
hiç bir şeyi yapacak bir güç bulamıyorum kendimde,
dışarıya çıkmak, bir işte çalışmak istemiyorum,
hayatın tutunulacak yerinden sımsıkı turup yeniden birşeylere başlamak istemiyorum,
hayatımın en boktan günlerini yaşıyorum ve ömrümün sonuna kadar böyle kalmak istiyorum,
o kadar çok düşünüyorum ki artık beynim birşeyleri almamaya başlıyor
ve inanın artık hiç bir şeyi düşünemiyorum,
odaklanamıyorum,
beynim her daim başka şeylere kayıyor
her gülümsemenin sonu ona bağlanıyor,
ve yanmadığını iddia etsemde canım çok yanıyor.
ve artık daha fazla dibe gideceğimi düşünmüyorum.
çünkü en dipteyim ve bundan daha kötüsünün olabilme ihtimali artık yok.
o yüzden gidebileceğim tek yönün yukarısı olması
belkide en iyi yanıdır herşeyin.

_______________________________________________________

Dipnot: Bu gün belkide sırf bu resmi çekebilmek herşeye değerdi.


Döküntüler

Tuesday, March 31, 2009

Kanımı donduruyor melodiler.

O kadar içten ve yürekten çıkıyor ki!!!

Bedenim varlığına bu kadar fazla alışmışken

Yokluğun ne getirir bilememek.

Seni terk edip gitmek.

Beni gerçekten üzermiydi.

Sana yazdığım sayfalarca şey.

Yüreğimin bütün kıvrımlarını dolaşıp kanımla beynime ilettiklerim.

Seninle yaşayıp yaptıklarımdan sonra.

Bitti demek.

Kolay olurmuydu bu kadar.

Ağlamadan durmak. Hiç bir şey olmamışcasına içimde sadece buruk bir acı.

Yaşamış günleri ayları. Ve az sayıdaki yılı hatırlayınca sadece gülümsemek acı bir şekilde.

Kolay olurmuydu gerçekten bu kadar.

Seni bir daha göremeden yaşamak.

İlk buluşmamız, ilk öpüşmemiz, ilk sevişmemiz.

Unutmadan yaşamak ve sürekli yıllar geçsede sürekli hatırlayınca gırtlağının birbirine yapışması

Yutkunamamak.

Ağlamadan üzülmek.

Köpek gibi özlesede bu yürek.

Gel diyememek. Bile bile dememek gerekirmi?

Bir Çift Kanattık Hüznün Masallarında

Monday, March 30, 2009

29/03/2009 saat:19:17

kelimeler ne kadar zorlansada beynimde
bir yerde takılmış kalsada anılar
bu gün sadee saçmalayacak olsamda anlatmalıyım sana bazı şeyleri.
ve pişmanlık dedi tanrı.
yaptıkların ve aslında yapamadıkların üerine kurulmuş.
hiçbir zaman telaffuzu kolay olmayan ama ilk akla gelendi.
sustum. konuşmadım
çünkü istemedim duymak isteyeceklerini söylemeyi.
köpekler gibi acı çeksemde.
bu sefer dilime söz geçirebildim.
ve sordu tanrı.
değilim dedim.
yaptıklarım için değil
yapamadıklarımaydı pişmanlığım.
seni deli gibi sevsemde söyleyememekti,
kal demek için yırtınırken git demekti,
sen ağlarken yanına sokulup sarılamamaktı,
hep yanlışlar üzerine kurulmuştu hayatlar
ve zamanlar yanlıştı yaşlar küçük
ve beyinler daha toydu.
ama istedim herşeyi.
senle olan herşeyi.
seni istediğim gibi.
dolu kadehleri kaldırıp boşlarını bıraktım önüme
her defasında biraz daha az kalarak içinde.
zorlaşıyordu yudumlar.
beden ağırlaşıyor ve fazlasını kaldırmak istemiyordu.
ama ben unutmak istiyordum herşeyi
bile bile unutamayacağımı
alıştırıyordum kendimi.
yanlızlık canımı yaksada.
yanlızlığa alışıyordum
daha dik, daha acımasız, daha bencil biri olarak.
hiç bir zaman bir daha beni sevme diye.
yada hiç unutma beni diye.
her yattığın adamda ben olayım yanında diye.
anlatmak herşeyden zor olmaya başladı.
kelimeler ısrarcı olsada. beynimi zorluyor ve alkol salıyordum
uyuşmak için sadece.
dakikalar beni büyütüyor ve gidişine biraz daha zaman katıyordu
alışmak kolay olmalıydı oysaki.
ne devrik cümlelere nede acı dolu hikayelere ihtiyacım var.
her zmanki gibi direk gitmeli yolladığım oklar hedefine.
kimse üzerine alınmasın diye.
herkez bilsin diye.
içimde biriktirdiğim aşkın büyüklüğünü.
seni hiç bir zaman inandıramadığım
sürekli sorguladığın.
sürekli yanlış anladığın aşkın büyüklüğünü.
nolursa olsun bana dönmesin dedim tanıya.
pişman olarak söyleyemediklerim için.
ve bir bulut çıktı gökyüzünde.
göz yaşları beden büyük.
üzerime akıttı tüm iyilikleri.
acıların büyüsünde bir baş rahip buldu beni.
kliseye götürüp vabtiz ettiler ve adımı koydular hep birlikte.
kimse yoktu oysaki.
yağmurdan göl olmuş çukurun içinde benden başka.
ve kimse üşümedi benim kadar.
kimsenin olmadığı gibi yanında.
ritimler hızlandıkça beynim uyuştu ve kelimeler bir bir dökülmeye başladı ağızımdan dışarı
kustum içinde sen ve benim olduğumuz tüm güzel
tüm kötü masalları hayalleri.
bir daha yer etmesin diye beynimde
öldürdüm tüm tek hücreli organizmaları.
ve düşünmemek için bir daha
yaktım kalan son cigarayı.
derin bir nefestin sen rüyalarımda.
ve gittin. pişmanlıkların arasında.
oysaki bir çift kanattık hüznün masallarında.
ve tek başıma uçmayı öğrendim.
acılar kusarak tüm dünyaya.

Ateşten Yollar

Wednesday, March 04, 2009

Belli bir yaşı aşmamıştım o zamanlar. 20lerindekilerin bana çocuk dedikleri dönemlerden biriydi işte. Yaşadığım yeri tarit etmek zor olabilir belki ama güzeldi demek yeterli sadece. Beyinlerin küçük ve gelişime açık olmasının verdiği iştahla herşeyi yapma hevesi bendede vardı o dönemler. Diğer çocuklardan biraz farklı olarak büyüklere özenmek yerine çocuk kalmak daha cazipti. Sürekli şikayet edenlerin etrafında o şikayetlerin sebebini hiç anlamamış birisi olarak bulunmak hoştu o zamanlar. Büyümek yerine hep aynı kalmak makuldü. Tek sorun kısıtlamalardı. Belli saatler üzerine çizilmişti hayatım ve ne yaparsam yapıyım bir türlü büyüklerin haberi oluyordu. İlk sigara içişim, ilk alkol kullanışım, ilk kavgam, ilk tokatım hepsi kısacık bir süre içerisinde oluverdi. Bir güne 12 yıllık büyüme ivmesi kazandırmıştım hayatıma. Küçüklük sorumsuzluk ve boşvurdumluk son sürat ilerlerken bütün çocuklardan daha çabuk büyümüştüm. Okul hayatıda sırf bu yüzden kısa sürdü. Pek arkadaş da yoktu hani destekçi falan hep tek tabancaydım. Tek içerdim yani.

Lise döneminde üzerime yüklenenleri kaldırmak güçleştiği için baba sıfatına sahip insanla ağaz burun girmiştik birbirimize. Kapı açıktı ve bende dışarı çıktım. İlçe sınırlarını terkettiğim gün yine bilmiyordum içinde yaşadığım şehrin büyüklüğünü.

Bir arkadaşım vardı. Bizim eve yürüyerek 1 saat uzaklıkta. Zordu birşeyleri kabullenmek. Kafamı açıcağını bile bile onun yanında buldum kendimi. Saatler geçti. Anlamsız konuşmalar. Hiç biri gerçek değildi hayatların.

- “Sonra” dedi.

Bizim burada Hüseyin diye bir eleman var. Biliyorsun sende zaten. Muhabbetimiz oldu hep beraber. Bir gün bu babasıyla fena kapışmış. Çekmiş kelebeği sokmuş herifin kalçaya. Sonrada boğazını kesmiş adamın. Ama allahtan adam ölmemiş. 3 yıl ıslah evinde tuttular bunu. Sonra çocuk esirgeme kurumuna gönderdiler. 18’inen önce çıkarmıyorlar oradan. Babası annesi falanda nufuslarından sildirdi bunu. Memlekete gitmişler o ıslah evindeyken. 6 yaşımdan beri tanırım Hüseyini. Ne zaman başım sıkışsa hep o vardı yanımda yani. Kral çocuktur anlayacağın. Sonra bir gün bu çocuk esirgeme kurumundaki pezevenklerden biri buna el atmış. Sıkıştırmış köşeye falan. Sikicek yani herif bunu ciddi ciddi. Buda yumruğu koymuş aynaya el falan paramparça tabi. Almış bi cam parçası kesmiş herifin sikini. Ağzına sokup kaçmış çocuk esirgemeden. Haberlerde falanda çıktıydı bu. Sonra yine buraya geldi o gece. Eskiden pek polis uğramazdı buralara. Ha şimdide pek uğramaz ya. Ama o dönemde daha farklıydı. Hani bilirlerdi aradıkları her herif burada ama yemezdi içeri girmek. Hikmet abi vardı. Buranın gelmiş geçmiş en büyük kabadayısı. Herşey ondan sorulur, herşeyi bilir, herkesi sever, herkezde onu severdi. 50-60 yaşında adamlar Hkmet abinin önünde elpençe. Neyse kardeşim sonra bizim Hüseyin şu arkadaki pavyona gelmiş o gece. Akşam ezanından sonra falan gelmiş heralde. Geceye kadarda vurmuş şişenin dibine iyice bu. Kafa bi milyon tabi. Daha anlatamadığım bir sürü vukuatı var anlıcağın bunun. Kafa güzel olunca başlamış bu ahkam kesmeye mekandakilere falan. Elinde şarap şişesi. Gözü kara ya kimse yaklaşamıo buna. Hikmet abiye haber vermişler. Oda gelmiş. Tutmuş zorla oturtmuş bunu. 1 saat falan konuşmuşlar karşılıklı. En sonunda Hikmet abi bunun başını okşayıp kalkmış masadan tam çıkacak. Hüseyin kalkmış arkasından.

- Hikmet baba. Kıral sendin ama sende bittin artık

Demiş. Çekmiş vurmuş Hikmet abiyi. Sonra içerdeki 3 kişiyi daha. 2 hafta kimse girmedi oraya. 2 hafta bu içeride 4 tane ölüyle birlikte takılmış. Bizim burada laf kolay kolay dışarı çıkmaz. Hani olan burda olur burada biter. Ama biri dayanamamış haber vermiş polise. Polisde 2 hafta sonra basmış mekanı. Bu Hüseyin içerdeki herkesin sikini kesip ağızlarına vermiş yine. Bi Hikmet abininki sağlam. Sonra götürdüler bunu yine. Mahkeme idam verdi sonra müebbete çevirdi. Tam bu darbeden sonra oluyor bunlar. Yakın yani tarih. Neyse üstad. Bu 5 yıl daha yattı içerde. Ses soluk haber falan yok o dönem. 6.yılın başında hapishanede isyan çıkartmış bu. 200 mahkum ayaklanmış, içeride işkencenin en alası. Tabi düşünce mahkumları falan o dönem çabuk gaza gelmişler. Boku bokuna yatıyoruz hesabı. 18 gün sürmüş isyan. Sonra askeriye hapishaneyi basıp isyanı yatıştırmış. Bunu arıyorlar içeride. İsyanı bu başlattı diye. Yeniden yargılanacak. Bizimki çoktan firar. 5 sene boyunca tünel kazmış hapisanede. İsyan çıktığı gün de firar etmiş. Herkezin dikkati oraya kayıcak diye. Elini kolunu sallaya sallaya çıkmış herif içerden. 3-4 kişide ölmüştü o isyanda. Yangın falan çıkmış. Askeriyede bu yananlardan biridir diye adli tıpa yollamış cesetleri. Bizimki bunların arasında çıkmayınca dönemin başbakanı Turgut Özal bunu bulur bulmaz kendi ellerimle asıcam falan demiş. Tabi bunlar kesin değil. Millet öyle diodu. O yanalardan 3ü gardiyan çıkmış sonra. İçeride isyanda bulunan 200 kişinin yarısına yakınını gözdağı vermek için asmışlar tek tek. Bu isyan 3 ay falan televizyonlardan gazetelerden eksik olmadı. Bizimkinin boy boy fotoğraflarını yayınlıyolar her yerde. Burada desen adım atamıosun polis kaynıo. 6-7 ay sonra yavaş yavaş azaldı güvenlik. Millette unutmaya başladı yavaş yavaş herşeyi. O dönemde seçimler yapıacaktı çünkü uzun bir süre sonra. Herkes onlar yoğunlaştığından bizimkide unutuldu.

Geçen sene Taksimde yürüyorum bir gün. Bi tane pavyonu vardı bizim Memonun babasının orada içmişiz baya kafalar bir dünya. Şu üstteki kerhaneler sokağına gidip karı sikicez. Girdik bi tane keraneye. 4 kişiyiz. Dedik 4 tane odaya 4 tane karı koy sen biz de şamsımıza ne gelirse. Çıktık girdik odalara. Bi hatun var arkası dönük taş gibi. Boyu benim kadar falan. Fizik mizik 10 numara. Zor bulunuyor öyle karılar burada biliyorsun. Ulan dedim şansa bak ilk defa adam gibi bi karı sikicez. Neyse aga üstümü falan çıkardım ben altta bi pantolon. Yapıştım arkadan buna. Hatun harbiden adam gibi çıktı. Çevirdim kafayı. Kimi göreyim. Bizim Hüseyin. Bu hapisaneden kaçtıktan sonra 1 ay falan bi inşaatta kalmış. Sonra bi tane marketi soyarken yakalamış bunu polis. Herkez vukuatlarını bilio tabi. Bunun sikini kesip ağzına vermişler. Sonrada hepsi bir güzel sikip bırakmışlar öylece. Yani kardeşim diyeceğim deli olmakla deli kanlı olmak arasında ne kadar fark olduğunu sen anla artık. Eyvallah pedere kızmışın yamuk yapmış ama bu sokaklar siki en büyüğü bile götünden siker.”

Şeytan Yarattı Tüm Aşkları

Wednesday, February 11, 2009

13 Yaşındaydım. Babamın anamı düzdüğünü bilmiyordum o zamanlar. Bildiğim tek şey cebimdeki yuvarlak camların sayısı. Küçükken misket demek anlam katıyordu. Şimdi sıfatları kaldırdım ortadan. Yuvarlak camlar diyorum. Hala dururlar odamın içerisinde bir yerde yüzlercesi. Ne diye saklarım anlamam. Keşke sırf onlar olsaydı anlamsızca odamın bilmediğim köşelerinde sakladıklarım. Bazen bende diyorum annem gibi. Şu odayı bi elden geçirip çöpleri ilk çöp kamyonuna koymak gerek. Keşke bütün çöplere çöp gözüyle

bakabilsem. Boş sigara paketleri saklayan bir adam için çöp diye nitelendirilecek şeyler olmasa gerek. Sanki kefenin cebi var. At işte hepsini at gitsin. Ne anı kalsın geride ne de çöp.

13 Yaşındaydım o vakit. İlk sigaramı da o zaman içmiştim zaten. Niye içtiysem. Bi arkadaşım vardı. O 14 ündeydi. Sigara ve hayat üzerine çok anlamlı şeyler söyleyip beynimi kirletti o dönemler. Ben 1 yıl daha temizdim ondan o yüzden anlatılanlar güzel geldi.

“ Sigara hayat gibidir. Gibidiri sil. Sigara hayattır. Tanrı yakar tüm sigaraları. Tiryakilerin kralıdır. Bende ilk ondan gördüm zaten. Koskoca Tanrı içiyorsa iyi birşeydir dedim yaktım bi sigara. O zaman anladım. Her sigaranın bir anlamı vardır. Ve her sigaranın farklı içiş nedenleri. Hani bir ırmakta iki kez yıkanamazsın ya aynı sigarayı da iki kez içemezsin. Aynı tadı da alamazsın zaten. Tanrı piçtir. Ne annesi ne babası vardır. Ne de akraba eş dost. Kimilerine göre hurilerle günün gün ederken bir gün Şeytan gelip ortamın içine sıçmş. Tabi Şeytan o zamanlar delikanlı çocuk kimseye yan gözle bakmaz, kimsenin malını çalmaz, kimseyi kimseye düşürmez. Aksine herkesin arasını yapıp insanların gül gibi geçinip gitmesini sağlarmış. Pardon sigaraların. Tabi Şeytan hurilerden birine feci halde yanık. İçten içe her gece kendini yiyor garibim. Aşk adama her şeyi yaptırır. İlk zamanlar kendini yermiş her gün. Her gece evde diğer hurilerle takılır alkolünü cigarasını içer sonrada sızarmış bir köşede. Tabi diğer dünyada aynen burası gibi. Hiç birşey saklı kalmaz. Her gören gördüğünü, duyan duyduğunu gider Tanrıya anlatırmış bir bir. Zaten Tanrının her şeyi bilip görmesi de ta o zamanlara dayanır. Tabi bir dedikodu yayılmaya başlamış yıldızlar ülkesinde. Şeytanla takılan herkes anlatırmış bir bir her şeyi Tanrıya. Ama kimse bilmez Şeytan niye bu halde. Tanrı kıllanmış olaydan. Şurada gül gibi geçinip gidiyoruz canım ne gerek var diğer alem delikanlılarını , hurilerini huzursuzlandırmaya Tabi kendi de huzursuz olmuş içten içe. O güne kadar yediği içtiği ayrı gitmeyen can dostu, sofra arkadaşı Şeytanın neden bir anda bu denli boş verip bu hallere düştüğünü merak etmeye başlamış. Kalkmış makam koltuğundan gitmiş Şeytanın evinin kapısına. Yukarda bir tabela. Koskoca Mahşer yazıyor. Demiş Tanrı kendi kendine Mahşer de nedir böyle. İtmiş kapıyı girmiş içeri. İçerde Şeytan oturmuş bir köşeye yanında da üç dört huri bir yandan içiyor bir yandan sövüyor. Kime sövüyor neden sövüyor belli değil. Tanrıyı gören huriler hızla kalkmışlar yerlerinde aynen mahşerden dışarı atmışlar kendilerini. Şeytan Tanrıyı görünce karşısında kaldırmış başını istifini bozmadan. Demiş buyu azizim gel böyle. Tanrı kapamış Mahşerin kapısını gidip oturmuş Şeytanın sağ yanına. Şeytanı öyle görünce bi daha üzülmüş haline. Anlat demiş. Anlat nedir seni bu hele getiren şey. Şeytan dolmuş ağzına kadar. Günülerdir ağzından tek bir kelam çıkmamış. İçer içer, kendi kendine sayar söver sızarmış bir köşede. Kimsede sormamış Tanrı sorana kadar. Başlamış Şeytan anlatmaya. Azizim kalbinin hiç acıdığı vakitler odumu?. Hiç boğazında kelimeler düğümlenip kaldı mı? Hiç ağlamak isteyip de ağlayamadığın oldu mu? Hiç dokunmak isteyip de dokunduğun da elin tutmaz oldu mu?. Tanrı afallamış tabi. Demiş kendi kendine ne diyor bu. Kafası güzel saçmalıyor herhalde diyip cevap vermiş Şeytana. Olurmu hiç azizim. Burası yıldızlar ülkesi. Ne acı var burada, ne başka kötü şeyler. Burası herkesin her şeye doyduğu bir memleket. Kimi istedin de sana yüz çevirdi, kimle konuştun da sana kötü bir laf söyledi?. Olurmu hiç azizim burası yıldızlar ülkesi. Hem nedir bu tabela. Mahşer de neyin nesidir. Şeytan gülümsemiş ama ne Tanrı görmüş ne Şeytan belli etmiş. Yıllanmış sakalının ardından görünmeyen dudaklar bilirmiş bunu bi tek. Peki demiş Şeytan. Aşk nedir bilirmisin azizim sen. Tanrı yavaş yavaş sinirleniyormuş tabi. Şu vakte kadar duymadığı işitmediği şeyleri en kıdemli dostu Şeytan bir bir suratına çarpıyormuş. Bilmem demiş Tanrı. Şeytan kan kırmızı şarabından büyük bir yudum almış ve dönmüş Tanrıya uzatmış en ucundan bir sigara. Derin bir nefes alıp başlamış konuşmaya. Gözlerimi kaparım her gece. Birileri gelir, birleri gider. Güler geçerler bu halime bilirim. Ama onlar bilmez. Bilemez benim yüreğimdeki depremleri. Elimi koyarım yüreğime. Beklerim boş vakitler. Bir tık bile duymam. Hani derim kendi kendime yok bende yürek denilen şey. Ama bazı vakitler var ki şu kapı aralık kalıyor bazen. Çıkan örtmeden çıkıp gidiyor. Biri geçiyor kapının önünden yüreğim o vakitlerde güm güm atmaya başlıyor. Ne yerimden kalkıp kolundan tutup içeri alabiliyorum, nede seslenebiliyorum o geçip giderken. O vakitler bir tek yüreğimin sesini duyuyorum. İçim acıyor be azizim. Nasıl birşeydir ki bu beni koskoca Şeytanı bu hale getirir anlayamıyorum. Tanrı Şeytanı dinledikçe düşünüyor düşünüyor Şeytanın ne demek istediğini bir türlü anlayamıyormuş. Dayanamamış girmiş lafın arsına. Göster be azizim göster şu aşkı da bizde bilelim. Şeytan gülümsemiş yeniden. Yıldızlar ülkesinde her şey görünmezmiş be azizim. Aşkı ne görebilirsin ne tutabilirsin. Eğer varsa bir yüreğin ve hazırsan çekeceğin her acıya söyleyeyim sana aşk nedir. Tanrı çok kızmış tabi şeytana. Kaldırmış dev cüssesini ayağa. Dönüp şeytana. Bak! Bak ne görüyorsun?. İsteyip de alamadığın ne var burada. her şeyi verdim ben sana. Sen bana kalkmış acıdan bahsediyorsun. Ben burayı acılar çekilsin diyemi yarattım. Ben bu kadar özgürlüğü, bu güzel hurileri, bu güzelim dereleri , ırmakları, bu güzelim ağaçları çiçekleri sizler acı çekin diyemi yarattım. Git ne istiyorsan al. Kimse sana sen ne ayaksın diye sormaz. Şeytan kırılmış Tanrının bu çıkışına. Kafasının güzel olmasının verdiği düşüncesizlikle Tanrıya dönüp. Aşkı da ben yarattım. Daha çok güzelliğin var olduğu bilinsin diye demiş. Tanrı bu söz üzerine Şeytana dönüp. Bire Allahsız. Sen kim oluyorsun da bir şeyleri yarattığını varsayıyorsun kendi ufacık beyninle. Sen kendini benim her gün söndürdüğüm binlerce sigarayla birmi tutuyorsun. Sen ne zannediyorsun da kendini benim her şeyin güzelce yaşanması içi yarattığım bunca güzelliği silip ortaya aşk diye bir acıyı salıyorsun. Bir daha ne sen beni gör ne ben seni. Mahşerine de bu andan itibaren ne ben girerim nede başkaları diyip vurup kapıyı çıkmış. O günden sonra hiç kimse uğramaz olmuş Şeytanın maşerine. Tanrı acıların en büyüğünün orada yaşandığını belirten bir bildiri yayınlamış tüm yıldızlar ülkesi sakinlerine. Hatta uğramak ne kelime karantinaya alınmış mahşer. Yanından bile kimseler geçemez olmuş. Zaten o günden sonra Şeytanı da ne gören olmuş ne duyan. Şeytan ne yapmış peki. İşte o günden sonra acıların en büyüğünü yaşamaya devam etmiş. Ne kendini avutacağı huriler varmış artık ne de konuşacağı birileri. Almış kalemi eline başlamış yazmaya. Keremle Aslıyı, Ferhat ile Şirini, Mecnun ile Leylayı. O yazmış dünyada yeni bir sigara ateşlenmiş. O yazmış yeni bir aşk başlamış. Ne Ferhat Şirinine ne Kerem Aslısına, ne mecnun Leylasına kavuşmuş. Aşklarında acılarında en büyüğünü onlara yaşatmış. Yaşatmış ki Tanrıyı inandırabilsin.

Neyse azizim ne diyordum ben?